Şükür; sadece dilde kalan bir teşekkür değildir.
Şükür, nimeti değil nimeti vereni görebilme basiretidir.
Bugün çoğumuz sahip olduklarımıza bakıyoruz.
Kazandıklarımıza, biriktirdiklerimize, konumlarımıza…
Ama çok azımız şu soruyu soruyor:
“Bunlar bana niçin verildi?”
Nimeti vereni bilmeyen, nimeti sahiplenir.
Kendinden bilir, emeğine yorar, gücüne yazar.
Oysa akıl da nimettir, sağlık da, fırsat da…
Ve her nimet, beraberinde bir sorumluluk taşır.
Gerçek şükür; bollukta taşkınlık yapmamak, darlıkta isyana düşmemektir.
Gerçek şükür; elindekini sadece kendin için değil, başkaları için de kullanabilmektir.
Çünkü paylaşılmayan nimet, şükürsüzlüktür.
Malın şükrü paylaşmakla,
makamın şükrü adaletle,
bilginin şükrü doğruyu söylemekle,
vaktin şükrü hayra harcamakla olur.
Sadece nimete odaklanan insan, nimet gidince yıkılır.
Ama nimeti vereni bilen insan, her hâlinde dimdik kalır.
Çünkü bilir ki veren vardır, alan vardır
ve her şey geçicidir.
Belki de bugün mesele,
“Ne kadar şükrettik?” sorusu değil…
Asıl mesele,
“Bize verilenlerin hakkını ne kadar verdik?” sorusudur.
Şükür bir cümle değil,
bir duruş,
bir ahlak
ve bir hayat meselesidir.
